Çalı Dergisi - Z.Oğuz
   
DERGİ
  Kapak
  BAŞ YAZI
  Bülent Sirkeci
  KÖŞE YAZARLARI
  Erdoğan Baysal
  Fahrettin Alişar
  Yusuf Dülger
  Dursun Özden
  Eşref Ural
  Meliha Kar
  İsmail Detseli
  Recai Şeyhoğlu
  Dündar Aydoğdu
  Ahmet Kuş
  ŞAİRLER
  İdris Yalçın
  Nükhet Hürmeriç
  Çiğdem Bal
  Emre Öztürk
  Feryal Önal
  Tuncay Akdağ
  Zeynep Çayır
  Hakan Sürsal
  Ahmet Uysal
  Gülizar Söğütçü
  Erkan Ezbiderli
  Mehmet Kuvvet
  Leyla Işık
  Reyhan Sur
  ÖYKÜCÜ
  Z.Oğuz
  Ayşe Korkmaz
  Hatice Oya Kuzgun
  Hediye Emiroğlu
  GEZİ YAZISI
  Dr. Muammer Ulutürk
  ANI
  SÖYLEŞİ
  Gülay Mermer
  ESER TANITIMI
  Zeki Oğuz'un Eserleri
  A.Korkmaz
  OBJEKTİFTEN
  Zeki Oğuz Fotoğrafları
  Ziyaretçi Defteri
  DOST SİTELER
  Türkçemiz
  Ar-hez Tanıtım

Duyuru Panosu
SİTEMİZDE YAYINLANMASI İSTEDİĞİNİZ ÜRÜNLERİNİZİ oguzzeki@hotmail.com ADRESİNE GÖNDEREBİLİRSİNİZ














TUZAK

Öfkeyle yürüyorum Muhacir Pazarı’nın ara sokaklarında. Tatar, çingene kadınları kapı önlerine oturmuş, dedikodu yapıyorlar. Cırtlak sesler yükseliyor açık pencerelerden. Çocuklar köşe kapmaca oynuyorlar daracık sokaklarda. Genç kızlar elektrik direğine sırtlarını vermiş, sokak lambasının körsek ışığında hem fingirdeşiyor, hem gelip geçen gençleri süzüyorlar.
Yalçın ağabeyin bunlardan hangisini sevdiğini düşünüyorum…
Güzel pek az içlerinde. Çoğu kara kuru şeyler. Aralarında hiç japone kollusu yok.
Yanlarından geçerken iki kız gülüşüyorlar, içimden küfrederek geçiyorum yanlarından. Biraz seslice tepki göstersem biliyorum mahalleyi tepeme yıkarlar.
Yarı karanlık bir sokağa dalarken Sevgi ve az önceki yaşadıklarım geliyor aklıma..
Sinirlerim iyice geriliyor, bu kere seslice çıkıyor dudaklarımdan küfürler.
Galası var devlet tiyatrosunun.
Şehrin kalburüstü insanları orada ama dostlarım da onların arasında.
Ekabir takımı yalnızca galalarda boy gösterirler. Gala öncesi kokteyle katılıp, yiyecek içecek ne varsa silip süpürürler. Çoğu oyun başlamadan tüyer ve hiçbir oyunda görünmezler. Dostlarım ise her fırsatta oradadırlar. Fırsat buldukça oyunu izlemeye gelirler. Zaten kimi oyuncudur, kimi yazar, kimi gazeteci… Nerdeyse tiyatronun demirbaşı gibidirler.
Gala olduğu için herkes en güzel giysileri ile salonu doldurmuşlardır. Günlük spor kıyafetim ve botlarımla aralarında geziniyorum. Hiç kimse de yabansımıyor. Aksine yeni bir şeyler giyecek olsam garip garip bakacaklarını biliyorum.
Uzun zamandır görüşmediğim arkadaşlarla kucaklaşıyor, hasret gideriyoruz. Rafiye geliyor yanıma. Ellerini tutuyorum sıkıca. O çok geçmeden gidecek, tayinini istedi. Giderse özleyeceğim onu.
Bir yandan kapıda gözüm. Sevgi’yi bekliyorum. Onunla ilk defa birlikte olacağız böyle bir kalabalığın içinde. Dostlarla söyleşirken Sevgi’yi onlarla tanıştırmaktan sevinç duyacağımı düşünüyorum. O da bunu söylemişti bir gün önce konuştuğumuzda. Bana bir sürpriz hazırladığından söz etmişti. Sürprizin ne olduğunu söyletememiştim ona.
Onu kapıda görür görmez dağ başında müthiş bir doluya kapılmış gibi hissediyorum kendimi. Beni görebilmek için kalabalığı tarıyor gözleriyle. Nasıl davranacağını bilmez bir halde elindeki çantasını büküp duruyor, hayalet gibi dikiliyor kapının önünde. İçeri girmek isteyenler onu itmek zorunda kalıyorlar.
Bardağımın dibinde kalan son votka kolayı dikip ona doğru yürüyorum. Zoraki bir yürüme bu. Keşke çok önemli bir neden olsaydı da gelemeseydi, diyorum içimden.
Kahverengi kalın bir kürk var Sevgi’nin üzerinde. Saçlarını iyice kabartmış. Üzerindeki kürk bile yabansılığını gösteriyor. Salondaki zarif giyimli hanımların yanında müthiş rüküş bir duruşu var. Ama bunun hiç farkında değil.
“Hoş geldin” diyorum, yanına yaklaşarak. Kalabalığa doğru sürüklüyorum onu. Bir yandan ahmak ahmak çevreme bakınıyorum, yardım ister gibi. O durumunun ayrımında değil, garson çocuğun uzattığı bardağı alıp dudaklarına götürüyor, bir yandan mutlu bir tebessümle bana gülümsüyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum, elim ayağıma dolaşıyor. Kimseye tanıştıramıyorum onu. Dudakları ciğer yemiş gibi kıpkırmızı. Bir tiyatro oyununun galasına değil de bir düğüne giden bile bu kadar abartmaz işi. Kokteyl işi biraz uzasa gözlerine sürdüğü boyalar yanaklarına akacak.
Rafiye sokuluyor yanımıza. Elimi tutup beline götürüyor, o da biraz sarhoşlaşmış gibi.
“Bu kim?”der, gibi Sevgi’ye bakıyor.
“Bu Sevgi” diyorum. İzmir’den göçüp geldi, artık Konya’lı oldu.
Bir öfke parıltısı konuyor Sevgi’nin gözlerine ve hiç gitmiyor. Rafiye ona yakınlık gösteriyor, konuşmak istiyor ama hiç duymuyor. Yanımızdan ayrılıp garson çocuğa doğru yürüyor. Bir bardak içki alıyor kendine. Rafiye gülmemek için dudaklarını kapatıyor. Bin bir soru işaretiyle dolu gözleri.
“Abi bu….”
Dudaklarını kapatıyorum elimi uzatıp. O, “anladım” der gibi başını öne eğiyor.
İnsanlar grup grup, yiyip içerek söyleşiyorlar. Ben de guruplardan birinin arasına katılıyorum. Gözüm Sevgi’nin üzerinde. Belli ki böyle bir kalabalığın arasına ilk defa giriyor ama aykırılığının hiç ayrımında değil. Merak ediyorum o kalın, kaba kürkün içinde nasıl kaybolup gitmediğini. Bana doğru yürüdüğünü görünce salonun tenha bir köşesine doğru çekiliyorum.
Gece serinliği çökmüş şehre. Aziziye Camisinin önündeki küçük parktaki kanepelerden birine oturuyorum. Yatsı ezanları okunmaya başlıyor. Gündüzki kalabalıktan eser yok parkta. Namaz için camiye girende birkaç yaşlı. Bana bakmadan geçip gidiyorlar yanımdan.
Sinirimin geçmesi için ardı ardına sigara yakıyorum.
Gecenin soğuğu da zayıf bedenime işlemeye başlıyor.
Miço’ya söz vermemiş olsam, eve gider, küçük bir rakı açarak her şeyi unutmaya çalışırdım. İnsanları bekletmeyi hiç sevmiyorum. Bir yandan da o süslü karıyı arkadaşlara nasıl anlatacağımı düşünüyorum. Yarım saat, belki bir saat göründük o kalabalıkta ama sanırım kimsenin gözünden kaçmamıştı kızın rüküşlüğü.
Ağır ağır yürüyorum Üçler Mezarlığına doğru.
Yüzü kıpkırmızı olmuş, üzerime üzerime geliyor Sevgi. Çantası tam göbeğinin üzerinde, kulpunu sıkı sıkı kavramış, sinirden gerilmişti yüzü.
“Gidelim buradan” diyor, öfkeyle.
“Gidelim” diyorum, uysalca.
Kapıdan çıkarken dönüp küçük bir el işareti yapıyorum Rafiye’ye. O, merakla bizi izliyor. Biliyorum ki kalabalık olmasa ardımızdan kahkahalarını koyuverecek.
“Beni neden getirdin, o karı kimdi” diye, gürlüyor Sevgi kapıdan çıkar çıkmaz.
“Bir dakika, böyle bağırmana gerek yok” diyorum, elini tutarak.
Burnundan soluyor, omuzlarımdan tutup itiyor geriye doğru.
“Beni aldattın, bu karıları göstermek için mi beni buraya çağırdın?”
“Terbiyeli ol,”diye, üzerine yürüyorum. “O, karılar dediklerin benim en sevdiğim arkadaşlarım”.
İnanmaz gözlerle bakıyor.
“Hem aldatıyorsun, hem benimle yatıyorsun.”
Büyük bir suç işlemişim gibi söylüyor bunu. Daha başka şeyler de söylüyor. Durmadan işliyor çenesi. Bir adamın kız arkadaşları olacağına aklı kesmiyor bir türlü.
“Yatmayı sen istedin” diye, kestirip atıyorum sonunda.
Kürkünün yakasından tutup çekiştiriyorum, kulağının önüne düşen zülfünü çekiştiriyorum hafifçe.
“Bu Allahın belası kürkte ne oluyor, nasıl bir rüküş saç biçimi bu ha” diye, söyleniyorum.
“Ama bu sana sürprizimdi” diyor, yavaş bir sesle.
“Sürprizini başına çal” diyerek, uzaklaşıyorum yanından.
İnanmaz gözlerle baktığını hissediyorum ardımsıra. Öylece dikilip kalıyor, lüks bir mağazanın aydınlık vitrini önünde. Soylulara hitap eden sıra dışı bir manken görünümü var. Belki köşe başına kadar gidip döneceğimi umuyor ama Muhacir Pazarının dar sokaklarına atıyorum kendimi.
Duman yüzüme doğru püskürüyor Miço’nun yazıhanesinin kapısını açınca. Dumanla birlikte sıcak hava çarpıyor yüzüme. O an anlıyorum ne denli üşüdüğümü. Titrememek için hemen selam verip oturuyorum Miço’nun karşısına.
“İşin v arsa başka gün de görüşebilirdik gardaş” diyor, Miço.
Geciktiğim için özür diliyorum ondan. Tiyatronun açılışından, gitmezsem ayıp olacağından söz ediyorum.
“Abi hiç tiyatroya gittin mi? diye, soruyorum.
Böyle bir soru beklemiyormuş gibi başını kaldırıyor Miço.
“Yok gardaş, öyle yerlere efendiden adamlar gider, biz pek ısınamayız oralara” diyor.
Yanında kimsenin olmayışı tuhafıma gidiyor. Her varışımda mutlaka birileri oluyor.Merakımı gidermek istermiş gibi konuşuyor Miço.
“Dışardan misafirlerim vardı, onlarla biraz dolaştık, eğlendik. Az önce yolcu ettim onları. Birazdan İbo gelecek, eve gideceğiz.”
Biraz çekinerek de olsa kaç zamandır aklımda olan bir soruyu soruyorum ona.
“Kabadayılık aleminde bir çek senet tahsilatı olayı var, sanırım duymuşsundur.Ünlü kabadayılar da bulaşıyor böyle işlere. Sizin zamanınızda var mıydı böyle işler?
“Kesinlikle yoktu gardaş” diyerek, ardına kaykılıyor Miço. Arada bir kapının karşısındaki aynaya gidiyor gözü. Sigarasından derin bir nefes çekip devam ediyor.
“Ben dahil hiçbir arkadaşım öyle pis işlere bulaşmadı. Esrar, eroin işlerine bulaşanları da sokmadık yanımıza. Kendimiz içerdik o başka. Benim kahvehanem var, gardaşlar gelir oyun oynar, ben manomu toplatırım, düzenim bu”.
Sonra bir anısı geliyor aklına.
“Bir gün kahveme Hacı Mehmet Uyaraslan diye biri geldi. Ben adamı hiç tanımıyordum. Geldi tanıştık. Emmimizin kızının kocasıymış. Benim yapabileceğimi düşündüğü bir işi varmış. Önce anneme gitmiş. Annem de bana yollamış.
Çayını, kahvesini söyledim, biraz soluklandı sonra anlatmaya başladı. Matbaacı Hayri Ergene’de yetmiş bin lira alacağı varmış, alamıyormuş. Paramı kurtar, ne olur gayınoğlan, diye yalvarıyor.
Birlikte Meram’a, Kimene Halil’in oraya yemeğe gittik. Yanımda şoför Hızlı Kemal’de vardı. Ordan dönerken sordum, senin bu para alacağın adam nerde bulunur? diye.
“Konya spor Lokalinde bulunur” dedi, Hacı Mehmet.
Lokalin önüne gelince durdurdum arabayı.
“Sen burada beni bekle” dedim, adama. Lokale tek başıma girdim.
Kapıdan girince bir masada görevli kılıklı biri oturuyordu. Ona sordum “Hayri Ergene kim?”diye.
Sesim biraz sert çıkmış ki orta masada oturanlardan biri “Benim” diye, el salladı. Sonra kalkıp kapıya doğru geldi.
“Hacı Mehmet Uyaraslan’ı tanıyor musun? diye, sordum. Tanıdığını söyledi.
“Bu adama senin yetmiş bin lira borcun varmış, neden ödemiyorsun? Diye, biraz da sert konuştum. Mırın kırın etmeye başladı.
“Parayı bir ay içinde ödeyeceğine dair şart et” dedim. Şart etti.
Aşağı indim. Hacı Mehmet’e, parayı bir ay içinde alacaksın, dedim. Sevindi adam. Ertesi günü kahveye spor camiasından arkadaşım Orhan Berk geldi.
“Mustafacığım, biz birlikte spor yaptık, arkadaşız. Hayri Ergene benim akraba olur, ona dün şart ettirmişsin” ,dedi.
“Orhan elbette arkadaşız. Hayri senin akraban ama ötekide benim akraba. Adamdan, araba lastiği almış ödememiş, bu parayı ödesin” dedim.
Bir ay sonra Hayri Ergene parayı ödemiş.
Birkaç gün sonra Hacı Mehmet bana bir adam göndermiş, geldi tanıştık. Adam bana Hacı Mehmet’in on bin lira vereceğini söylüyor. Parayı da yanında getirmiş. Tersledim adamı. Bizim delikanlılık aleminde, bir iyilik yapıp da karşılığında bir şey aldın mı iyi gözle bakmazlar adama. Çok ayıplanır böyle bir şey. Ben kahvemde yirmi beş kuruşa çay satıyorum ama emeğimin hakkını yiyorum. Ne parası alacağım adamdan.
Benim parayı almayıp birde kızdığımı duyunca Hacı Mehmet yanıma geldi.
“Gayınoğlan seni yemeğe götüreceğim,”dedi.
Yanımda kaportacı Ziya Çelikkol vardı. Onunla sohbet ediyorduk. Birlikte Saray Çarşısının üstündeki lokantaya gittik. Hacı Mehmet bir ara lavaboya gitmişti. Ziya merakla sordu.
“Gardaş sen bu adamı nerden tanıyorsun” diye.
Bu bizim akraba olurmuş, dedim. Bende yeni tanıştım, neden sordun? dedim.
“Bu adamdan iki lastik almıştım, beni icraya vermiş” dedi.
Ziya’nın yüz yetmiş lira borcu varmış Hacı Mehmet’e.
Hacı gelip masaya oturunca “Gardaş, Ziya arkadaşımızı icraya vermekten vazgeç, hatta imkanın varsa hiç alma,”dedim.
“Tamam gayınoğlan almam, senin bana yaptığını unutur muyum” dedi.
Lokantadan çıktık.Hacı Mehmet’in bizi bırakmaya hiç niyeti yok.
Bu sefe Teksas Pavyon’a gittik.Masayı kurdurup rakıları söyledik.Bar kadınları bir masanın çevresine oturmuş,birilerinin kendilerini çağırmasını bekliyor,çapkın çapkın süzüyorlardı içenleri.Aralarından birini tanıyormuş Hacı Mehmet.Ankara yolunda bir trafik kazasında ona yardımcı olmuş kadın.Sonra hastanede ziyaretine filan gelmiş.
“Gayınoğlan kadını çağırıp bir şeyler ısmarlayacağım,gönül borcum var.”dedi.
“Ismarla gardaş”dedim.Yedik içtik çıktık pavyondan.
Hafif çakırkeyif olmuştu kafalarımız.
“Haydi Alaaddin Gazinosu’na gidelim,dört bira da ben söyleyeyim,sonra evlerinize bırakırım sizi”dedim.
Zamanın iyi gazinolarından biriydi orası.
Masaya oturduk,garson Gobalak Ahmet geldi.
“Seni kuliste Necmi abim çağırıyor”dedi.
Meram aile bahçesini Bozkırlıların elinden almıştım,onlar da Necmi’ye dört bin liralık senet vermişlerdi.Bunu ödeyemedikleri için Nemci benimle görüşmek istiyor,diye düşünmüştüm.Aklıma kötü bir şey gelmediği için silahımı kontrol etmeden kalkıp yürümüştüm.Zaten silahın ağzına hiçbir zaman mermi vermezdim,ne olur ne olmaz,diye.Sonradan öğrendim ki zamanın emniyet müdürü Hamza Esin,Ağır Ceza Reisi Cevdet Can’a güvenerek bu Nemci bana tam nefsi müdafaalık bir tezgah hazırlamış.
Hiçbir şeyden şüphelenmeden kulise girdim.Adam beni çağırmış ama hiç yüz vermiyor.Ayakta dikiliyorum,konuşacak diye bekliyorum hiç ses yok.Biraz bozuldum.Epeyce de içkiliydim.O sarhoşluğun etkisiyle,moralim bozuk olarak arkadaşlarımın yanına dönmek için geri dönüp çıkıp gitmek istedim.Tam kapıya uzanırken sol koluma ve dirseğime iki kurşun geldi.Ne oluyor,diye geri dönerken göbeğime bir kurşun daha yedim.Hemen silahımı çektim ama silah bir türlü ateş almıyor.Ben tabancayı çekince Gobalak odadan kaçtı.Necmi’nin kurşunları da bitmişti.O anda Ziya koşarak içeri girdi.
“Allahsızlar,ne oluyor?diye,bağırdı.
Ben hala silahla oynuyorum.Ateş almamasına aklım ermiyor.Sonradan aklıma geldi emniyetinin kapalı olduğu.
Göbeğimin alt yanı kıpkırmızı kan olmuştu.
Ziya anahtarı cebimden al arabayı çalıştır,dedim. Silahı Kör Necmi’ye doğrultup,hadi len sende gel,birlikte gideceğiz,dedim.Niyetim arabada silahı kurup Necmi’yi vurmak.
Bu ara odaya insanlar doluştu.Ben karnımı tutarak doğrulmaya çalışıyorum.Ziya geldi,koltuğumun altına girerek arabaya götürdü.Yolda silahı Ziya’ya verdim,bunu ağabeyme verirsin,diye.
Hastaneye vardık.Olayı bizimkiler duymuş,beş araba dolusu insan çıkıp geldiler hastaneye.Beni ameliyata aldılar.Doktor Abdurrahman Cantekinler beni röntgene indirdi.Röntgenim çekildi.Doktor birincisinden bir şey anlayamamış,ikinci defa gönderdi.Böyle olunca biraz sarhoşluğun biraz yaraların etkisiyle doktora hakaret etmişim.
“Kardeşim başka yerlerinde de yaraların olabilir,hem biz senin düşmanın değiliz”dedi,doktor.
Sabah kalktığımda göbeğime on sekiz dikiş atıldığını gördüm.Kolumu da sıkıca bağlamışlar yatağın kenarındaki demire.
Ertesi günü İdmanyurdu’nun idarecileri,taraftarları ziyaretime geldiler.Gelen herkes olayın nedenini soruyor ama benim bilgimde onlardan fazla değildi.
Kör Nemci korkusundan İstanbul’a kaçmış.Polise Gobalak Ahmet’i teslim etmişler.Adliyede Hanifi abim Gobalak’ın karşısına çıkıyor.
“Biz adamın arkasından ateş etmeyiz”diyerek ateş ediyor.Gobalak can havliyle kendini yere atınca dizine geliyor kurşun.Dizi parçalanıyor.Hanifi ağabeyimi tevkif ediyorlar.
Gobalak’ı benim yattığım yerin tam altına yatırmışlar.Acıyla bağırmasını duyuyordum.Gobalak vurulurken yanında olan jandarma geldi yanıma.
Bana geçmiş olsun diyerek olayı anlattı.
“Büyük kaza atlattım,memlekete varınca kurban keseceğim”dedi.Dilim döndüğünce kendisiyle bir alıp veremediğimiz olmadığını anlatmaya çalıştım.
Necmi’nin çevresindekiler bizim delikanlılığımızı kıskanan kişilerdi.Ortağı Ahmet Eryiğit’te benim ölmediğimi duyunca çok bozulmuş.
Aradan bir buçuk ay geçmişti.Necmi hala kayıptı.Bu Ahmet Eryiğit’i buldum.Damla restoranta götürdüm.Rica ettim ağabeyimi kurtar,diye.Tam on dört gün rica ettim adama.En sonunda işi başka yola döktüm.
“ağabeymi kurtarırsan senin hakkında yanlış düşünmem,dedim.”
“Akşam gazinoya gel halledelim”dedi,en sonunda.
Yanıma Elazığlı Mustafa’yı aldım.Silahımı da ona verdim.Benim üzerimde yakalatırlarsa iş uzayacaktı.Adliyenin orada bir meyhaneye girdik Mustafa ile.Yaralandığım gazinoya gideceğimiz için az bir alkolün iyi geleceğini düşünmüştüm.Tuzak kurmalarından filan korkmuyordum.Bütün derdim ağabeyimi kurtarmaktı.
Meyhaneye oturduk.Az ötemizde de iki arkadaşımız oturuyorlardı.Terzi Kara Ahmet ile lastikçi Ahmet.Onlara bir ufak rakı gönderdim.İkisi masamıza geldiler.
“Bugün barışımız olacak,Ahmet Eryiğit’le konuşmaya gidiyorum,ağabeyimi kurtaracağım,dedim.
“Biz de gelelim,diye ısrar etmeye başladılar.Ben gelmelerini istemiyordum,ters bir şey olur,diye.İlla barışı görmek istediklerini söylediler.Birlikte gazinoya gittik.Bir masaya oturduk.
Yanımızdaki masada Bozkır’lı Ayı Sami ile askeri savcı üsteğmen Aydın Emiroğlu içiyorlardı.
Gelen garsona Ahmet Eryiğit’i sordum.Bana tuzak kurulan yeri gösterdiler.Oraya bir masa atıp yönetim yeri yapmışlar.Ayağa kalktım,bütün gazino dönmüş bana bakıyor,iğne atsan sesi duyulacak,tık yok salonda.Artık her orospuluğu bekliyorum adamlardan.Beni orada öldürseler bir gün ceza yemezler.
Kapıda dikilip Ahmet Bey ne zaman görüşeceğiz,dedim.
“Siz eğlenmenize bakın,daha sonra hallederiz”dedi.
Masaya döndüm.Eğlenecek hiç halim yoktu.Saat on ikiye doğru yeniden görecektim adamı.Tam on ikide garson Satılmış’ı çağırdım.
“Yanına gideceğim Ahmet Beye haber et”dedim.
“Ahmet Bey rahatsızlandı eve gitti,dedi garson.
Çok kızmıştım.Resmen atlatmıştı adam beni.
“Arkadaşlar haydi gidiyoruz”dedim.Savcı Aydın Emiroğlu hesap pusulasını elimden almaya çalıştı.
“Parası olmayan terbiyesiz buraya gelmez”diyerek,tersledim adamı. Onun da Ahmet Eryiğit ile samimi olduklarını biliyordum.
Gazinodan çıkarken Kör Necmi’nin dayısı Fahri Kuşkaya’yı gördüm.Yeğenin nerede?diye sordum.
“Bilmiyorum Mustafacığım,garson vereyim seni evine götürsün”dedi.
Garson Satılmış yanımıza bindi.İnce Minarenin arkasında bir sokağa götürdü bizi.Evi gösterdi.
“Kapıyı çal,benim çağırdığımı söyle”dedim.
Çocuk kapıyı çaldı.
“Ahmet abi gelmemiş”diye,geri döndü.
Çocuğa inanmadım.Arabadan inip kapıyı kendim çaldım.Bir kadın “Yok”diye,bağırdı içerden.Geri döndük,tam ana yola çıkarken bu Ahmet’i gördüm.Tek başına geliyor.Arabadan inip karşısına dikildim.
“Bugün hastayım,başka gün görüşelim,”diye diklendi.
Yakasından tutup kendime doğru çektim.
“Bin şu arabaya,seninle Meram’a doğru bir dolaşıp gelelim”dedim.
“Arabanıza binmem”diye,ayak diredi,kendini kurtarmaya çalıştı.
Cep telefonum çalıyor.Ekranda Sevgi’nin numarası.Kapatıyorum telefonu.Canım sıkılıyor,tam Miço’yu dinlemeye dalmışken…Yeni bir ağız dalaşına ya da onun yalvarmalarına dayanamam artık.Telefonu cebime koyacağım an yeniden çalıyor.Bu sefer tümüyle kapatıyorum.
“Özür dilerim abi”diyerek,Miço’nun kaldığı yerden anlatmasını bekliyorum.
Adamın yakasından tutup arabaya doğru çektim.O ara direnmesini önlemek için topuğuna bir kurşun sıktım.
Divanlar köyünün muhtarı arkadaşımdı.Doğru oraya gittik.Yanımda Terzi Ahmet vardı.Garson Satılmış’ı da bırakmamıştım.
Bir hafta on gün kadar kaldık köyde.Bu arada adamın yarası ağırlaşıyor,durmadan yalvarıyordu bırakmam için.Elime ayağıma kapanıyordu.
Terzi Ahmet de yalvarıyor,adamı bırakıp Adana’ya kaçalım,diyordu.
En sonunda muhtar araya girdi,adam ölecek,elinde kalacak,götür şunu,diye.
Bir gün sabaha karşı şehre getirdim adamı.Sabah ezanları okunurken Özel Demirağ hastanesine sırtımda çıkardım.Oranın sahibi ve baştabibi olan Talha beyi evinden çağırttırdım.Talha bey gelince hastaneden uzaklaştım.
Dört gün sonra da polise gidip teslim oldum.
dışarıda iyice soğumuştu hava.İbo ile Miço çok ısrarcı olmuşlardı araba ile evine bırakalım,diye ama yürümek istiyordum.
İyice ıssızlaşmıştı caddeler.


   
Bugün 52979 ziyaretçi (104856 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
WEBMASTER VE ADMİN: Bülent SİRKECİ 0539 236 72 91 b.sirkeci@hotmail.com