Çalı Dergisi - Ayşe Korkmaz
   
DERGİ
  Kapak
  BAŞ YAZI
  Bülent Sirkeci
  KÖŞE YAZARLARI
  Erdoğan Baysal
  Fahrettin Alişar
  Yusuf Dülger
  Dursun Özden
  Eşref Ural
  Meliha Kar
  İsmail Detseli
  Recai Şeyhoğlu
  Dündar Aydoğdu
  Ahmet Kuş
  ŞAİRLER
  İdris Yalçın
  Nükhet Hürmeriç
  Çiğdem Bal
  Emre Öztürk
  Feryal Önal
  Tuncay Akdağ
  Zeynep Çayır
  Hakan Sürsal
  Ahmet Uysal
  Gülizar Söğütçü
  Erkan Ezbiderli
  Mehmet Kuvvet
  Leyla Işık
  Reyhan Sur
  ÖYKÜCÜ
  Z.Oğuz
  Ayşe Korkmaz
  Hatice Oya Kuzgun
  Hediye Emiroğlu
  GEZİ YAZISI
  Dr. Muammer Ulutürk
  ANI
  SÖYLEŞİ
  Gülay Mermer
  ESER TANITIMI
  Zeki Oğuz'un Eserleri
  A.Korkmaz
  OBJEKTİFTEN
  Zeki Oğuz Fotoğrafları
  Ziyaretçi Defteri
  DOST SİTELER
  Türkçemiz
  Ar-hez Tanıtım

Duyuru Panosu
SİTEMİZDE YAYINLANMASI İSTEDİĞİNİZ ÜRÜNLERİNİZİ oguzzeki@hotmail.com ADRESİNE GÖNDEREBİLİRSİNİZ

 


YALANCI BAHAR

-1-
Göle maya çalmak gibi görünse de, şanstır diyenleri kıramayıp, bir piyango bileti satın aldı. En fazla, umut tacirlerini biraz daha zengin etmiş olacaktı. Vazgeçmekten korktuğu için çok da düşünmedi. Bileti katlayıp ceketinin cebine koydu.
Devlet memuruydu Recep. Ömrü, köle gibi çalışarak geçmişti. Dairede, kimsenin içinden çıkamadığı dosyalar, onun önüne konulurdu. İşi öğrendiğinden beri, altından kalkamadığı proje olmamıştı. Yine de, üç kuruşa talim eder, aybaşı gelince nereye para yetiştireceğini şaşırırdı. Devlet kapısı böyleydi işte. Kimi gecesini gündüzüne katıp çalışır, kimi de kılını kıpırdatmadan işin kaymağını yerdi.
Bedeni, biletin çekim alanına girdiğinden beri, garip bir duygu yoğunluğu içerisindeydi.
“Bu bilette bir şey var…” dedi kendi kendine. “Çıkacak mıdır nedir?”
Çekiliş ayın on dokuzundaydı, yani ertesi gün... Allah’tan öyleydi. Uzun süre beklemeye sabrı yetmezdi.
Akşam yemeğinde evdekilere anlattı. Bir bir sıralandı istekler:
“Eve koltuk takımı, hanıma altın bilezik, oğlana bilgisayar, kıza lahana bebek… “
Sonuna kadar dinleyemedi.
“Büyük ikramiye çıkınca görün” dedi masadan kalkarken. “ Bir gün daha durur muyum buralarda?”
Muhtemelen İstanbul’a giderdi. Büyük şehir, günahına kadar büyüktü.
Hayallerinin dozajı, gelecek olan paranın miktarına göre değişiyordu. Aslında, büyük ikramiyeydi gönlündeki. Yarım bilete yedi yüz elli bin lira düşerdi. Onca paraya, neler yapılmazdı ki?
Holdinglerde patron olmak vardı, üç günlük dünyada. “Çayımı getir kızım!”, “Kahvem nerede kaldı?”, “İstediğim dosyayı bulamadınız mı hâlâ?”…
Bahçesi havuzlu, lüks bir villa düşündü. Garajda bekleyen son model arabalar… Yanına bir de İstanbullu eş bulurdu. Evdeki dırdırcı, yakışmazdı oralara.
“Anasını sattığımın parası” dedi “Hayali bile değiştiriyor insanı.”
En çok ailesi için isterdi kabuğunu kırmayı. Karısı Mehtap, iyi biriydi özünde. Başının etini yiyip durması, parasızlıktandı. Çevredeki kadınlara özeniyor, güzel giyinmek, canının istediğini yemek, daha iyi yaşamak istiyordu. Bu, herkes gibi, onun da hakkıydı.
Milyonlarca insanın piyangoya bel bağlaması bundandı. Para, mutluluk demekti.

-2-
Ertesi sabah evden çıkarken içi kıpır kıpırdı Recep’in. Büyük gün gelmişti. Uzun uzun kahvaltı yapmak yerine, ayakta atıştırmayı tercih etti. Giderken gazete alacak, kazanan numaralara dairede bakacaktı.
Mehtap arkasında bağırdı:
“Bize haber vermeyi unutma!”
Kocası gider gitmez telefona sarıldı. Arkadaşına anlattı olup biteni.
“Bizi de görürsün artık…” dedi Makbule.
Onunla kardeş gibiydiler. Bir moda evine dikiş dikerlerdi kafa kafaya verip. Etekler, pantolonlar, bluzlar… Daha çok moda evi kazanır, onlara da üç beş kuruş kalırdı. Mutfak masraflarına katkıda bulunurlardı.
Aldığı bazı siparişleri kocasına söylemez. Gündüzleri saklı gizli dikerdi. Kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için biriktirirdi bu paraları. Ya bir çift ayakkabı, ya çanta, ya da etek alabilirdi aylarca göz nuru döktükten sonra. Recep bunları üstünde görünce, “Yakışmış” derdi anladığını belli etmek için. Çok da didikleyip bozmazdı huzurunu.
En çok gece elbisesi dikmeyi severlerdi. Rengârenk, ışıltılı kumaşlar, şık giysilere dönüşürdü ellerinde. İki kafadar, eserleriyle gurur duyarlardı. Provaya bile gerek kalmazdı. Bazen öyle çok beğenirlerdi ki, götürmek gelmezdi içlerinden.
Bir keresinde Mehtap, kendine hâkim olamayıp elbiseyi giymiş, uzun uzun süzülmüştü aynanın karşısında. Kumaşı öyle yumuşaktı ki, adeta okşuyordu vücudunu. Sanki özel olarak seçmiş gibi, tam da gözlerinin rengindeydi. İyice abartmış, ayağına topuklu ayakkabıları geçirip evin içinde salına salına dolaşmıştı.
Recep anlamazdı böyle şeyleri. Bir takım elbiseyi yıllarca giyerdi usanmadan. El içine çıkıyorum demezdi. Bu yüzden içinden geçenleri söyleyememişti ona. Büyük ikramiye çıkınca ilk iş, moda evine gidip çeşit çeşit kıyafet sipariş verecekti. Ve menekşe rengi bir gece elbisesi…

-3-
Ocak ayının yarılanmasına rağmen dışarıda bahar havası vardı. Hava durumuna göre, o gün kar yağacaktı sözde. Mevsimler, iyice birbirine karışmıştı. Ne yaz yazlığını biliyordu, ne kış kışlığını… Yalancı bahara aldanıp tomurcuklanan ağaçlara acıyarak baktı. Ayazı yiyince neye uğradıklarını şaşıracaklardı.
İlk aşkını hatırladı. Ayaklarının yerden kesilişini… Zengin bir ailenin kızıydı Aysun. Babası, yüzüne karşı, “Çulsuzun tekisin” demişti. “Davul bile dengi dengine…” Sonrası kar, boran, fırtınaydı. Umudun ne denli büyükse, yaşadığın hayal kırıklığı o ölçüde yıkıcı oluyordu. Mutluluk felaketlere karşı direncini kırıyordu insanın. Hazırlıksız yakalanmasına neden oluyordu.
Durağın arkasındaki büfeden gazete aldı. Satıcı çocukla lafladı biraz. Bu yüzden otobüse soluk soluğa yetişti. “Yaşlanmışım…” dedi içinden. Kırkına merdiven dayamıştı. Eskiden, azıcık koşmakla yorulmazdı.
Evden çıktığından beri, göğsünde sinsi bir ağrı vardı. Gitgide artıyordu sanki. “Üşütmüş olmalıyım…” dedi. Her sabah kapıyı pencereyi açıp evi havalandırırdı karısı. “Bari ben çıktıktan sonra yapsa…” diye söylendi.
Biletini kontrol etti. Hâlâ cebinde duruyordu. İyiden iyiye bel bağlamıştı ona. Çıkmazsa gerçekten üzülecekti. Yine de, olumsuz düşünmek istemedi. En azından gazeteye bakana dek bu mutluluğu sürsün istiyordu.
Göğsündeki ağrı birdenbire şiddetlendi. Midesi bulanmaya başladı. Yardım istemek için diğer yolculara bakındı. Arkasındaki sarışın gençle göz göze geldi. Aynı apartmanda oturuyorlardı. Kesilen nefesi konuşmasına engel oldu.
Sanki besili bir hayvan, gelip oturmuştu göğsüne. Kurtulmaya çalıştıkça daha da ağırlaşıyordu.
Sarışın genç, kravatını gevşettiyse de, işe yaramadı. Başkalarının müdahalesine fırsat kalmadan olduğu yere yığıldı.

-4-
Gideli iki saat olmasına rağmen aramamıştı kocası. “Boşa ümitlenmişiz” diye düşündü. “Piyangoyu kim kaybetmiş ki, biz bulalım.”
Bunun için kendini suçladı. Uğursuzun tekiydi zaten. Her işi böyle ters giderdi.
Bunları düşünürken telefon çaldı. Hastaneden arıyorlardı. Anladığı tek şey kocasının kalp krizi geçirmiş olmasıydı. Neye uğradığını şaşırmış, durumunun nasıl olduğunu sormayı bile akıl edememişti.
Evden, deliler gibi çıktı.. Bir türlü inanamıyordu. Önce yanlışlık olduğunu düşündü. Recep, kalp hastası değildi. Sonra iki gündür göğsünün ağrıdığını hatırladı.
Yol boyunca pişmanlıkla kıvrandı. Nasıl da nankörlük etmişti bugüne dek. İçkisi kumarı yoktu Recep’in. Karıyı kızı önüne koysan dönüp bakmazdı. Evden işe, işten eve geçerdi günleri. Ailesine değer verir, üç kuruş para bulsa önce onları üşünürdü. Böyle eş, bir kadının başına gelebilecek en güzel şeydi.
İkinci şoku hastanede yaşadı. Daha hastalık fikrine bile alışamamışken “Başınız sağ olsun” diyordu doktor. Olayı görenler anlatıyorlar, bir yandan da teselli etmeye çalışıyorlardı.
Teşhis için yanına götürdüler. Soğuk bedenine sarılıp ağladı uzun uzun. Sonra zorla çekip aldılar kocasını elinden.
Geriye sadece üstünden çıkanlar kalmıştı. Eski bir cüzdan, bir gazete ve bir piyango bileti.
Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Yalancı bahar, birkaç saat içinde en çetin haliyle, kara kışa bırakmıştı yerini.

Ayşe Korkmaz, 27 Ocak 2010


   
Bugün 52979 ziyaretçi (104897 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
WEBMASTER VE ADMİN: Bülent SİRKECİ 0539 236 72 91 b.sirkeci@hotmail.com