Çalı Dergisi - Ahmet Kuş
   
DERGİ
  Kapak
  BAŞ YAZI
  Bülent Sirkeci
  KÖŞE YAZARLARI
  Erdoğan Baysal
  Fahrettin Alişar
  Yusuf Dülger
  Dursun Özden
  Eşref Ural
  Meliha Kar
  İsmail Detseli
  Recai Şeyhoğlu
  Dündar Aydoğdu
  Ahmet Kuş
  ŞAİRLER
  İdris Yalçın
  Nükhet Hürmeriç
  Çiğdem Bal
  Emre Öztürk
  Feryal Önal
  Tuncay Akdağ
  Zeynep Çayır
  Hakan Sürsal
  Ahmet Uysal
  Gülizar Söğütçü
  Erkan Ezbiderli
  Mehmet Kuvvet
  Leyla Işık
  Reyhan Sur
  ÖYKÜCÜ
  Z.Oğuz
  Ayşe Korkmaz
  Hatice Oya Kuzgun
  Hediye Emiroğlu
  GEZİ YAZISI
  Dr. Muammer Ulutürk
  ANI
  SÖYLEŞİ
  Gülay Mermer
  ESER TANITIMI
  Zeki Oğuz'un Eserleri
  A.Korkmaz
  OBJEKTİFTEN
  Zeki Oğuz Fotoğrafları
  Ziyaretçi Defteri
  DOST SİTELER
  Türkçemiz
  Ar-hez Tanıtım

Duyuru Panosu
SİTEMİZDE YAYINLANMASI İSTEDİĞİNİZ ÜRÜNLERİNİZİ oguzzeki@hotmail.com ADRESİNE GÖNDEREBİLİRSİNİZ







                                                SEDEF SAPLI BIÇAK

Ahmet KUŞ

1960’lı ve 1970’li yılların Konya’sı… Şehir henüz bugünkü kadar büyük ve karmaşık değil. İnsanlar daha vefalı, dostluklar daha içten ve pazarlıksız. Henüz hava kirliliği diye bir sorunu da yok Konya’nın. Yine günümüzde olduğu gibi futbolun gözde olduğu yıllar… Şehrin bir ucundan diğer ucuna on - on beş dakikada gidebilmek mümkün. Kabadayılığın ve delikanlılığın henüz sözlüklerden silinmediği yıllar ve benim de bir dönem aşinası olduğum Dolav diye bir kenar mahalle semti. Ve Dolav denilince bir şekilde akla gelen birisi... Miço yani Mustafa Saldı. Konya’da kabadayılık aleminin bir dönemine damgasını vuran Vanlı bir aileye mensup bir isim. Ve Zeki Oğuz’un anlatımıyla Miço’nun hayat hikâyesi.

1988’in yaz tatili. Her gün Türbe’nin arkasındaki Ulu Arif Çelebi Sokağı’ndaki evimizden çıkıp, Kışla Caddesi’nden Saman Pazarı’ndaki dedemin dükkânına doğru yürüyorum. Bazen Üçler Mezarlığı’nın kenarındaki yolu tercih etsem de genellikle Kışla Caddesi’nden gidiyorum. Sokağı çıkıverince sol yanda bir oto lastikçi, onun biraz ilerisinde mezar taşı yapılan bir dükkân, mezar taşçısının yanı başında ise “Beş Liralık Doktor”un muayenehanesi bulunuyordu. Daha sonra evimizin de bulunduğu büyükçe bir ada kamulaştırıldı ve bölgede bulunan evlerin bir kısmı yıkılıp tarihî ev görüntüsü verilerek yeniden yapıldı, tescilli birkaç tarihî ev ise restore edildi. Çocukluğumun geçtiği Civar Mahallesi kısa bir süre içerisinde ciddi bir değişime uğradı ve yıllardan beri burada oturan komşularımız da başka semtlere taşındı. Kışla Caddesi sağlı sollu kerpiç evlerle doluydu. Bir ya da iki katlı, toprak damlı evlerin arasında çıkmaz sokaklar, tarihî cami ve mescitler, çeşmeler ve çoğunluğu bakkal olan küçük dükkânlar yer alıyordu. O yılların gözde toplu taşıma vasıtaları olan at arabaları Yeni Mahalle’den Türbeönü’ne yolcu taşıyorlardı. Sahipleri de müşterileri de çoğunlukla Yeni Mahallelilerden oluşuyordu. Saman Pazarı’na varmadan önce sağda Hacı Veyis Camii adıyla da bilinen Dolav Camii bulunuyordu. Caddeye bakan çeşmesi ve bakımlı avlusuyla cami çok dingin ve huzur verici bir mekândı. Camiden sonra yine birkaç küçük dükkân, bir mandıra, bir kıraathane bulunuyordu. Zeki Oğuz’un kitabından öğrendiğime göre Miço’nun yaşadığı bölge burasıydı. O yıllarda ne o her gün önünden geçtiğim bu mekânı, ne müdavimlerini, ne Miço’yu, ne de Onun hayatını kaleme alan Zeki Oğuz’u tanırdım. Sadece kıraathanenin önünden geçerken küçük yazlık kısmında oturan bitirim tipler dikkatimi çekerdi. Kıraathaneyi biraz geçince büyükçe bir avlu ve birkaç kerpiç ev vardı. Bu evlerin karşısında ise Aslanlı Kışla bulunuyordu. Kışlanın adını aldığı beyaz boyayla boyanmış aslan heykelleri o yıllarda giriş kapısının yan taraflarında bulunuyordu. Daha sonra kışladaki askerler başka bir bölgeye taşındı ve kışla binası yıkılıp, Mevlâna Kültür Merkezi inşaatı başladı. Bu arada aslanlar da başka bir yere nakledildi. Zaten Mevlâna Kültür Merkezi tamamlandıktan sonra Dolav eski görünümünü kaybetti ve daha farklı bir semt halini aldı. Dedemin dükkânı da bu kamulaştırılan alan içerisinde Miço’nun mekânını geçtikten sonra sağa dönen ilk sokak üzerindeydi. Sedef Saplı Bıçak’ı okurken Dolav’da geçen günlerim geldi hatırıma… Kömürcüler, odun pazarı ve saman pazarı da bu bölgede bulunduğu için hayli hareketli bir bölgeydi.

Zeki Oğuz iyi bir yazar, iyi bir araştırmacı, aynı zamanda iyi bir fotoğrafçı. Bu şehir için düşünen, bir şeyler üretmeye çalışan bir aydın. Ben artık emekli oldum deyip köşesine çekilen miskin çoğunluktan değil. Emekli maaşıyla Çalı’nın baskı parasını ödeyip, 100. sayıya kadar meşaleyi elinden düşürmeyen bir idealist aynı zamanda… Tüm yokluklara, sıkıntılara rağmen yoluna devam eden bir uzun yol koşucusu. Her daim kırılmaz bir umutla yola devam etse de bazen küçük kırılganlıklar, küçük hayal kırıklıkları da yaşadı. Kitaptaki şu satırları dergiyle ilgili hayal kırıklıklarının ve çaresizliklerin duygusal bir yansıması olarak kabul edebiliriz. Belki de kitabın en dramatik, en etkileyici satırları şu duygusal ifadelerin yer aldığı satırlardır; “Bir tomar dergiyi ikiye katlayıp sokuyorum sobanın içine. Kuşe kâğıt ilkin nazlanıyor tutuşmakta, sonra parlıyor, alevi yüzüme sünüyor. Yavaş yavaş kırılıyor odanın soğuğu. Çalı tenimi ısıtıyor ama yüreğimi yakıyor. Ateşe attığım ilk dergiyle birlikte bir damla yaş düşüyor alevlerin arasına. O bir damla yaşı aniden yok ediyor alevler. Sonra alışıyorum. Çalı’yı ilk yayınladığımız günlerde ne güzel umutlar vardı içimizde. Gençler koşturuyorlardı, her sayı daha güzel bir dergi için. Adını bile onlar koymuştu. Derginin simgesi de bir çalıydı. Bakıyorum çevreme, hiçbiri yok o gençlerin. Çoğu üniversiteyi bitirip çekip gitmişler, kalan birkaç genç de kendi işlerine dalmışlar. Kimi üç beş sayı ilgilenmiş dergiyle sonra tümden koparmış atmış bağını. Bir tomar dergi daha alıyorum sobaya atmak için. Kapak fotoğrafı bir şeyler hatırlatıyor. Sonra bakmak için ayırıyorum o dergileri.” Çalı’nın son günlerini daha dün gibi hatırlıyorum. Her sayı olmasa da birkaç sayıda bir mutlaka yazı veriyordum yayınlanması için. Bir dönem hiç aksatmadan çıkardığı dergiyi birkaç sayı birleştirerek ya da bir iki ay ara vererek çıkarabiliyordu. O günler Zeki Abi için zor günlerdi. Açık konuşmak gerekirse Konyalı aydınlardan da ciddi bir destek görmedi. İnsan çocuğunun ölümüne nasıl üzülürse ömrünün belirli bir dönemini verdiği dergisinin ölümüne de o derece üzülür. Çalı da Onun 100 ayını alan bir çocuğu gibiydi. Miço’nun hayatını yazdığı sırada yaşanan Çalı’yla ilgili hadiseler Sedef Saplı Bıçak kitabına da yansıdı. Onun yazdığı bu satırları hiçbir şey olmamış gibi okuyup geçmek pek mümkün değil… O sürece insan bizzat şahit olunca duygulanıyor işte…

Kitapta Miço’nun hayat hikâyesinin yanı sıra o yıllara ait Konya’yla ilgili gazete haberleri de yer alıyor. Yeni Konya ve Yeni Meram gibi dönemin gazetelerinden seçilen haberler kitaba ayrı bir güzellik katıyor. Genellikle Konya’yla ilgili olan haberler bölümlerin sonunda bulunuyor. Bu küçük iktibaslar sayesinde o günlerin Konya’sı hakkında küçük bilgiler edinebiliyoruz. 12x20 cm ebadındaki kitabın yazı kısmı 118 sayfadan oluşuyor. Yazıların sonunda 18 sayfalık fotoğraf bölümü yer alıyor. Bu son bölümde Miço’nun albümünden seçme fotoğraflar ve yazarın biyografisi bulunuyor. Sedef Saplı Bıçak akıcı ve sade bir üsluba sahip. Bebek, Hayrat, Ademin Kaburga Kemiği, Yüreğimi Getirdim Armağan, Ürkek Bir Keklik nasıl bir zincirin halkaları ise Sedef Saplı Bıçak da aynı zincirin halkası… Hepside Anadolu insanın bitmek tükenmek bilmeyen çilesinin öyküsü… Zeki Oğuz’un öykülerinde kahramanlar hep halkın içinden kişiler. Mekânlar hep aşinası olduğumuz köyler, kasabalar ve Konya’nın eski semtleri. Kahramanlar, mekânlar nasıl sade ise kullanılan dil de o kadar anlaşılır ve temiz bir Türkçe. Öyküleri oluşturan sözcükler arı duru halk dili. Bazı popüler yazarlarda rastlanan uydurukça ve yabancı dil hastalığı Zeki Oğuz’da yok. Onun kullandığı sözcükler Türk dilinin anlatım kolaylığını göstermesi açısından örnek kabul edilebilir.

Sedef Saplı Bıçak’ın ortaya çıkmasında en önemli emek kuşkusuz Zeki Oğuz’un fakat bu kitap vesilesiyle anmadan geçemeyeceğimiz biri daha var. Edebiyatçının, yazarın, araştırmacının, sanatçının pek kıymetinin bilinmediği günümüzde hem günlük gazete yayınlama gibi zor bir işe talip olan hem de yayınladığı kitaplarla şehrin kültür – sanat yaşamına katkıda bulunan Adem Alemdar da takdiri ziyadesiyle hak ediyor. Bu vesileyle kitabın yayıncısı Memleket gazetesi sahibi sevgili dostum Adem Alemdar’a da en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Kitaba, kültüre, sanata yapılan yatırım hiç boşa gitmez. Kalkınmış ve medeni bir toplumun yolu kitaptan, kültürden, sanattan geçer. Yapılan yayınlar, basılan kitaplar bu şehrin aydınlık geleceğine yapılan birer katkıdır.
   
Bugün 52979 ziyaretçi (104887 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
WEBMASTER VE ADMİN: Bülent SİRKECİ 0539 236 72 91 b.sirkeci@hotmail.com